Yeşilin bulaştı üstüme yine.

Hiç dokunamadığının kokusu kalır mı 

İnsanın ellerinde?

“Ay geceyi, içimi çırılçıplak bırakıyor.”

Tilkinin kırk hikayesi varmış, kırkı da tavuk üzerine.

Saat: 03.03

Behzat Ç. son bölüm izlendi.

Ciğerimi sökmeseydin iyiydi amirim.

Eyvallah.

Ömer: -Abi sen aşk hakkında bir şey bilir misin, ha?

Remzi: -Aşk mı?

Ömer: -Hıı.

Remzi: -Peki Ömer, bunu sen istedin yavrum. Bak, aşk lunaparktaki tahta ata benzer. Hani jetonla çalışır ya, böyle atarsın içine; bir ileri bir geri, bir ileri bir geri. Sanki bir yere gidiyormuşsun gibi bir his böyle… Bir coşku… Ayakların yerden kesilir. Halbuki bir yere gittiğin yok. Tahta at çakılı oraya. Jeton bitince rüya buraya kadar. Anladın mı?

Sözcüklerinden öptüğüm adam, ne de güzel diyor: “Hasretinden bıktım artık, bana nefesin lazım. Sana deliriyorum!”

Beraber deliriyoruz demek ki.

Şimdi fark ettim de benim ilk aşkım Yeditepe İstanbul’daki Ali’dir.

Ama ne aşk…

Kağıttan yüzlerce kayık yaptığı bir sahne vardı, açık camdan uçup gidiyor, dört bir yana dağılıyordu o kayıklar. İzlerken benim de kalbim dağılmıştı sanki.

Yusuf: 35 yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım, o kesin. Hem de en kenarında. Bizim mahalle gibi.

Kendisini sevmeyen bir adam için gözyaşı dökmemeyi öğrendiğinde, küçük bir kız çocuğu, gerçek bir kadın olur.

“Susmaya devam etti. Uzun bir sükut. Dakikalar geçiyor. Her an birbirimizden biraz daha uzaklaşıyoruz. Konuşursak, birbirimize bunu hissettirmekten başka bir şeye yaramayacak. Bunun için susuyoruz. Ne onda büyük mesafeyi atlamak ve ötekinin yanına varmak isteği, ne bende kuvveti var. Bu sessizlik içinde zaman aramızdan bir düşman gibi geçiyor.

“Kendimi çok sevdiğim an, kendime çok acıdığım an. Beni yalnız bu koruyor. Bu aşk, bu merhamet. Ve dizimin acısını duymayarak, yürüyorum, istikbalimden başka bir yere çıkan rahat ve emin bir yolda gider gibi yürüyorum.”

“Seni kimler değiştirdi? Yüreğinden attın beni.

Bilseydim hiç sever miydim, aşkın sonu bilinir mi?”

Görmemeye çalıştım, kabul ediyorum. Bakmak istemedim öyle uzun uzun. Kaldıramadığım için, geceleri rüyalarımı bile işgal ettiği için, sinirlerimi zıplattığı için… Reyhanlı’dan bahsediyorum, evet. Şu ana kadar görsel olan hiçbir şeyi görmeyeyim diye direndim. Çünkü manyakça yanlarım var, aşırı takıyorum kafaya. Gün içinde, yolda yürürken o paramparça insan vücutlarının hayali geliyor gözlerimin önüne. Zaten hiç düzenli olmayan, sık sık kabuslarla bölünen uykularıma bir de bunlar eklenince hepten çıldırmışlık seviyesine geliyorum. Evet, görmekten kaçtım. Artık olmuyor. Dayanamadım, bulabildiğim her fotoğrafı, her videoyu inceledim. Hani ekranlarda gördüğünüz inşaat kalıntılarından bahsetmiyorum. Kopmuş eller, parçalanmış kafatasları, kan içinde boğulan çocuklar… Bunları gördüm. Anneleri, babaları, kızkardeşleri, eşleri, sevgilileri, evlatları… Gördüm.

Çünkü canımız ne kadar yanarsa yansın, gözümüzü açıp bu orospu çocuğu katillerin, bu faşist, düzenbaz yavşakların neler yaptığını en vahşi, en gerçekçi haliyle hafızamıza kazımaktan başka çaremiz yok! Başka türlü unuturuz, yok olur gider. Ve unutmak, zalimin şiddetini, mazlumun çilesini unutmak, yeryüzündeki en aşağılık harekettir. Unutmakla başlıyor bütün trajedimiz. Unuttukça yakıp yıkıyorlar, unuttukça eziyet ediyorlar, öldürüyorlar, insanı insana kırdırıyorlar, çirkinliğe alet ediyorlar, ciğerimizi söküyorlar.

Unutmak istemiyorum. Uykusuzluk, sinir bozukluğu, içimin acıması, delirmek, isyan etmek, sayıp sövmek… Bedeli her neyse ödemek ama bu şerefsizliği bir an bile unutmak istemiyorum.

Siz de unutmasanız… Adınız, yaşınız, dininiz, ideolojiniz, renginiz, ırkınız ne olursa olsun kanla yıkanmış Reyhanlı’yı ve buna sebep olan (en tepeden en uca kadar) hiçbir şerefsizi unutmasanız…

“Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik, var olmuş bir zekanın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekanın var olmamaya devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok.”

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Peyami Safa

“Geçen yaz Ferit onu Ayaspaşa’da buluştukları kahvenin tenha köşesinde öpmek istediği zaman, o başını o kadar sevimli bir gülüşle tehlikeden kurtarmıştı ki, kaçışı teslim oluşundan daha az güzel değildi. Reddinde bir vaat gizliydi.

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, Peyami Safa